|
Güllerin Yazilmamis Tarihine Bir
Bakis
Belgelere göre, yaban gülü (Rosa
Canina) çok eski zamanlarda Orta Asya'da tanınmakta ve
bilinmektedir. Bahçe gülüne ait en eski bilgiler ise Eski
Mezopotamya'ya kadar uzanmaktadır.Akad kralı
1.Sargon (2684-2630 İ.Ö), Ur şehrie asma ve gül
ağaçları getirmiştir Dicle kıyılarına
yaptığı bir seferden dönüşünde.
Babiller zamanına kadar uzanmaktadır.
Halikarnassos doğumlu, tarihin ve tarih yazcılığının
"babası" Heredot'un verdiği bilgilere göre,
Babil kralı ve aynı zamanda, bugün Dünya'nın
yedi harikasından biri olarak saydığımız,
ünlü Asma Bahçeleri'ni yaptıran Nabukadnezzar, kendi
sarayının etrafını süslemek için gülleri
yetiştirmiştir. Homeros'un İlyada'sında
Achylles'in kalkanının güllerle bezeli olduğu
anlatılır. Buradan da hareketle Antik Yunan
medeniyetinde de yaban gülünün bilindiği ortaya çıkmaktadır.
Afif Obay'a göre Yunanlılar'ın yetiştirdiği
beyaz çiçekli, yaz-kış yeşilliğini
koruyan bu ağaççık Rosa Sempervens olmalıdır[1].
Bununla birlikte; bahçe gülüne ait, Yunan Edebiyatındaki
en eski belge Arkhilokhos tarafından yazılmıştır.Ancak,
gül için "çiçeklerin kraliçesi (The Queen of
Flowers)" ifadesii ilk kullanan şair Lesbos'lu
Sappho'dur[2]. Ünlü Çinli bilge Konfiçyüs(Conficius)
de, yaşadığı devirde; yani İ.Ö
5551-479 yıllarında Çin imparatorunun kütüphanesinde
"gül yetiştiriciliği ve kültürü"
hakkında altı yüz kitabun bulunduğunu
yazmaktadır. İ.Ö 5.yüzyılda Çinliler,
imparatorluk bahçesinde yetiştirdikleri güllerden gül
suyu çıkarmaktaydılar. Ancak bu yağdan
faydalanma ve kulllanma hakkı sadece üst sınıfa
aitti. Halktan birinin gül suyuna sahip olduğu duyulduğunda
da , o kişi veya kişiler ölümle cezalandırılıyorlardı.
Kırmızı çiçekleriyle bilinen Frenk gülünün
(Rosa Gallica) Homeros zamanında Doğu'dan, Anadolu,
Yunan Adaları ve Trakya yolu ile Balkanlar üzerinden
Avrupa'ya yayıldığı anlaşılmaktadır.
Heredot, Frigler'in İ.Ö 300'lü yıllarda yaşadığı
tahmin edilen ünlü kralları Midas'ın , üç
yapraklı gülllerin yetiştirildiği, mis
kokulu saray bahçelerinden ve Yunanistan'a gülllerin
buralardan geçmiş olduğundan bahsetmektedir. Zend
Avesta'da ise gül, daha çok dinî ve kozmogonik anlamları
ve çağrışımlarıyla ön plandadır.
Hindistan'da, Eski Suriye ve Mısır'da ona ibadet
edildiğine dair bazı işaretlerden de söz
edilmektedir. Antik çağda, gülün ortaya çıkışı
ile ilgili olarak bir çok efsane üretilmiştir:
Bunlardan birisi şöyle: Güzellik Tanrıçası
Afrodit'in doğuşu sırasında vücudundan
akan beyaz köpüklerden bir gül ağacı bitmiş;
sonra, Afrodit onu Tanrıların içeceği nektar
ile sulayınca da gül ağacı beyaz bir gül
vermiştir. Yıllar geçer ve Afrodit- Adonis aşkı
doğar. Adonis ve sevgilisi Afrodit kırlarda, bahçelerde
beraberce eğlenmektedirler. Ancak bu durumdan hoşnut
kalmayan, böyle bir aşkı kıskanan bazı
tanrılar yaban domuzunu onların üstüne salarlar;
Adonis kasığından yaralanır. Afrodit de
sevgilisine yardım için koşarken ayağına
diken batar. Her nasıl olmuşsa olmuş, bir
damla kan Afrodit'in sembolü ve çiçeği kabul edilen
beyaz gülü kırmızıya boyar; Adonis te
sevgilisinin bakışları arasında can
verir. Kanının toprağa karıştığı
yerlerde ise Manisa Lalesi (Lale-i Numan) denilen çiçekler
çıkar[3].Anlatılan diğer bir efsanede ise
Afrodit, oğlu Eros'a gülü hediye eder; ve böylece de
gül -belki de ilk defa- bir aşk sembolü olur. Eros da
aynı gülü, Sessizlik tanrısı Harpocrates'e
, annesi hakkında çıkabilecek dedikoduları
önlemek için, verir . Böylece de gül 'sessizlik ve
gizlilik' sembolü "olma" özelliği kazanır.[Mitolojilerden
kaynak bul!!]Bir başka inanışa göre ise, gül,
Dionysos'un kutsal çiçeğidir; bu nedenle sofraların
baş köşelerinden hiç eksik edilmemiş, bazen
de yaprakları mezarlara serpilmiştir. Mısır
duvar resimlerinde ve çeşitli kral mezarlarından
çıkarılan 'gül desenli' arkeolojik bulgular
İ.Ö 5.yy'dan Kleopatra zamanına kadar gitmekte.
Kleopatra'nın "Romalı" olan her şeye
karşı büyük bir ihtiras duyduğu, gülü de
'çılgınlık derecesinde' sevdiği bilinen
bir gerçektir. Romalılar'da da gül sevgisi devam etmiş;
gül aşk, neşe çiçeği sayılmıştır.Düzenlenen
"Oyunlar"da Roma'nın bütün caddeleri güllerle
süslenir, yapılan eğlencelerde sofralar gülllerle
donatılır, cariyeler ve rakkaseler de gül çelengi
takarlarmış. Hatta, Neron'un verdiği bir
davette gelenleri gül yapraklarıyla karşıladığı
ve misafirlerinin altına gülden yataklar serdiği
de anlatılmaktadır.Roma'da, gül hem tıpta ve
yemek yapımında kullanıldığından,
geniş gülistanlar, gül bahçeleri bulunmaktaydı.
Hristiyanlığın ilk çağlarında güle
-özellikle de kırmızı güle-, bizim,
Hz.Muhammed (SAV) için yaptığımız gibi,
Hz.İsa'nın mistik bir sembolü olarak bakılmıştır.Gül
çelengi ise din uğrunda işkence neticesinde ölenleri
sembolleştirmekteydi. Daha sonraları ise; Katolik
literatüründe Meryem Ana (Virgin Mary) "Rosa Mystica"
ile ifade edilmeye başlanmış, birçok kilise
ilahisinde Hz.Meryem için "Dikensiz Gül (Rose without
thorns)" ifadesi kullanılmıştır.
Yine bu dönemin göze çarpan bir özelliği de, Yunan
mitolojisindeki Afrodit-gül ile ilgili bazı düşüncelerin
Hz.Meryem 'e mal edilmiş olmasıdır. Bir aşk
işareti olarak gökten indirildiğine inanılan
gül, kilise, şapel mimarisinde özellikle de Gotik
eserlerde de kullanılmıştır ve bugün
"gül pencere" dediğimiz bu pencere türünün
örneklerini ünlü Chatres Katedrali, Antakya'daki
St.Pierre Kilisesi, Almanya'daki Reims Katedrali vs.
yerlerde görebilmekteyiz. Germenler, kutsal mabetlerin
etrafını yabani güllerle çevirir; gülü Romalılar'daki
gibi bir aşk sembolü sayar ve genç yaşta ölen
sevgililerin mezarlarının başına -bu
anlayışa dayalı olarak - gül ağaçları
dikerlerdi. Bu dönem Almanya'sında bahçe gülü, yani
ehlî gül, daha çok halka kapalı manastırlarda
keşişler tarafından yetiştirlimekteydi;
ve geniş kitlelere tanıtılması Haçlı
seferlerinden dönen askerlerin, Orta Doğu, İran
ve Anadolu'dan yeni gül çeşitlerini Avrupa'ya taşımaları
sonucunda olmuştur. Ayrıca, Yahudiler'in "Gül
Bayramı"na Germenlerde de rastlanmaktaydı o dönemde[4].
Orta Çağ Fransız Edebiyatı'nda "La
Roman de la Rose" (1230-1240, 1277) önemli bir yere
sahiptir.Eser yapı itibariyle iki bölümden oluşmaktadır.
Birinci kısım (4068 mısra) Guilaume de Lorris
adlı, hakkkında hemen hemen hiç bir bilgiye sahip
olmadığımız bir halk ozanı
(troubadour) tarafından 1227 yılında; ikinci
kısmı ise (18000 mısra) Jean de Meung tarafından
yazılmıştır/yazıya geçirilmiştir.
Bu, tamamen allegorik bir manzumedir. Ovidius'un Ars
Amatoria (Sevişme Sanatı)adlı yapıtının
yeni bir şekli de sayılabilecek bu eser saray çevresinin
aşk metodlarını anlatan didaktik bir eserdir.
"Gül" ideal sevgiliyi, "Amant" ideal aşığı
simgelemektedir. Eserin diğer sembolik kişilikleri
de aşk ,akıl, haset ve kin, hüzün, sevinç,
ihtiyarlık, güzellik, zenginlik ve ikiyüzlülüktür.
|